Osmanlı Filistini: 400 Yıllık Tarih, Yönetim ve...
0% 7 dk kaldı
Osmanlı Döneminde El Aksa Camii
| |

Osmanlı Filistini: 400 Yıllık Tarih, Yönetim ve Bilinmeyenler (1516-1917)

7 dk okuma Güncellendi: Aralık 26, 2025

Bugün Orta Doğu’daki gelişmeleri anlamak için sadece güncel haberlere bakmak yetersizdir; bölgenin “tapu kayıtlarına”, yani Osmanlı arşivlerine inmek gerekir. Osmanlı Filistini, 1516’dan 1917’ye kadar süren yaklaşık 400 yıllık bir dönemi kapsar. Bu, sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bölgenin demografik, mimari ve hukuki altyapısının şekillendiği, “Pax Ottomana” (Osmanlı Barışı) olarak adlandırılan bir istikrar çağıydı.

Peki, Yavuz Sultan Selim’in 1516’da Mercidabık Ovası’nda aldığı zaferden, General Allenby’nin 1917’de Kudüs’e girişine kadar geçen bu dört asırda neler yaşandı? Gelin, tarihin tozlu sayfalarını aralayalım.

Osmanlı Döneminde Filistin

Osmanlı Filistini’nin Stratejik Önemi

Osmanlı İmparatorluğu için Filistin, sıradan bir toprak parçası değildi. Mekke ve Medine’den sonra İslam’ın üçüncü en kutsal şehri olan Kudüs’ü (Kudüs ü Şerif) barındırması, bölgeye İstanbul’dan her zaman özel bir ilgi gösterilmesini sağladı. “Bab ı Ali”, bölgeyi sadece askeri güçle değil, hassas bir diplomasi ve adalet terazisiyle yönetti.

Osmanlı’nın buradaki temel politikası, Millet Sistemi üzerinden dini cemaatlere özerklik tanımaktı. Bu sistem, Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin kendi iç hukuklarında özgür kalmasını sağlarken, devletin üst otoritesini de koruyordu. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru artan emperyalist baskılar ve iç karışıklıklar, bu dengeyi zorlamaya başlayacaktı.

Fetih ve İmar: Yavuz’dan Kanuni’ye Miras

1516 yılındaki Mercidabık Savaşı, Orta Doğu’nun kaderini değiştirdi. Yavuz Sultan Selim, Memlük ordusunu yenerek Suriye ve Filistin kapılarını Osmanlı’ya açtı. Ancak bölgeye asıl altın çağını yaşatan, oğlu Kanuni Sultan Süleyman oldu.

Bugün Kudüs’e gidenlerin hayranlıkla izlediği pek çok yapı, Kanuni döneminin mirasıdır:

  • Kudüs Surları: Eski Şehri çevreleyen ve halen ayakta olan o görkemli surlar, Kanuni tarafından inşa ettirildi.
  • Kubbet’üs Sahra: İslam mimarisinin bu başyapıtı restore edildi ve çinilerle bezendi.
  • Su Yolları ve Çeşmeler: Şehrin su ihtiyacı için Kanuni Sultan Süleyman Havuzları onarıldı.

Bu imar çalışmaları, Osmanlı’nın bölgeye sadece bir “vergi kaynağı” olarak değil, manevi bir emanet olarak baktığının en somut kanıtıdır.

İdari Yapı ve Kudüs’ün Özel Statüsü

Sancaklar ve Eyaletler Arasında Filistin

Osmanlı idaresinde “Filistin” adında tek bir eyalet yoktu. Bölge, tarih boyunca Şam veya Beyrut vilayetlerine bağlı sancaklar (ilçeler) halinde yönetildi. Ana idari birimler şunlardı:

  • Kudüs Sancağı (Kudüs ü Şerif)
  • Nablus Sancağı
  • Akka Sancağı

Ancak 1872’de stratejik bir hamle yapıldı. Avrupa devletlerinin Kudüs üzerindeki artan ilgisini fark eden İstanbul, Kudüs Sancağı’nı Şam valisinden alarak doğrudan Dahiliye Nezareti’ne (İçişleri Bakanlığı) bağladı. Böylece Kudüs Mutasarrıflığı kuruldu. Bu, bugünkü tabirle şehrin “Başkent’e bağlı özel bir statü” kazanması demekti. Tıpkı günümüzde sınır güvenliğinin hayati önem taşıdığı Türkiye’nin kara sınır kapıları gibi, o dönemde de Kudüs’ün idari sınırları imparatorluğun bekası için kritikti.

Osmanlı Kudüs Mutasarrıflığı Haritası
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kudüs Mutasarrıflığı Haritası

Aşağıdaki haritalarda, Kudüs Mutasarrıflığı’nın sınırlarını ve Beyrut ile Şam vilayetleriyle olan komşuluğunu görebilirsiniz.

Kudüs Mutasarrıflığı ve Mısır Sınırı
Osmanlı döneminde Kudüs Mutasarrıflığı ve Mısır sınırı

Demografik Yapı ve 1858 Arazi Kanunnamesi

Osmanlı döneminde nüfusun büyük çoğunluğunu (%87 civarı) Müslüman Araplar oluşturuyordu. Ekonomi tarıma dayalıydı ve toprak mülkiyeti yüzyıllardır geleneksel yöntemlerle sürdürülüyordu.

Ancak 1858 Arazi Kanunnamesi bir dönüm noktası oldu. Devlet, vergi gelirlerini artırmak için toprakların şahıslar adına tescil edilmesini (Tapu) zorunlu kıldı. Amaç modernleşmeydi, ancak sonuç beklenmedik oldu: Köylüler askerlik veya vergi korkusuyla topraklarını kendi adlarına yazdırmaktan kaçındı. Bu durum, geniş arazilerin Beyrut veya Şam’daki zengin tüccar ailelerin eline geçmesine ve daha sonra bu toprakların Siyonist yerleşimcilere satılmasına zemin hazırladı. Bu süreç, bugün bile yabancılar için miras hukuku ve mülkiyet tartışmalarının tarihsel kökenini oluşturur.

Osmanlı Döneminde Mescid-i Aksa
Osmanlı döneminde Mescid i Aksa

Millet Sistemi ve Dini Hoşgörü

Millet sistemi, Osmanlı’nın çok kültürlü yapısının çimentosuydu. Rum Ortodokslar, Ermeniler ve Yahudiler; aile hukuku, eğitim ve dini yargılama konularında kendi cemaat mahkemelerine sahipti.

Kutsal Kabir Kilisesi’ndeki (Kıyamet Kilisesi) mezhepler arası çatışmaları önlemek için anahtarların bir Müslüman aileye teslim edilmesi geleneği, Osmanlı’nın “arabulucu” rolünün en güzel örneğidir. Bugün Türkiye’de inanç turizmi kapsamında ziyaret edilen İncil rotaları ve tarihi kiliseler gibi, Filistin’deki Hristiyan mirası da Osmanlı fermanlarıyla koruma altına alınmıştı.

Osmanlı Filistini'nde Hristiyanlar
Osmanlı Filistini’nde Hristiyan cemaati

Yahudi cemaati de bu koruma şemsiyesi altındaydı. Devlet, sinagogların onarımına izin veriyor ve ibadet özgürlüğünü garanti ediyordu. Ancak 19. yüzyılda Siyonizm’in yükselişiyle birlikte işler değişmeye başladı.

Osmanlı Filistini'nde Yahudi Azınlıklar
Osmanlı Filistini’nde Yahudi azınlıklar

II. Abdülhamid, Siyonizm ve “Kırmızı Tezkere”

Osmanlı yönetimi, yerli Yahudi halkı ile dışarıdan gelen ve siyasi emeller taşıyan Siyonist göçmenleri birbirinden ayırdı. Sultan II. Abdülhamid, Avrupa’daki zulümden kaçan Yahudilere imparatorluğun kapılarını açarken, Filistin’de bir ulus devlet kurma hayaline set çekti.

Siyasi kolonizasyona karşı alınan stratejik önlemler şunlardı:

  • Arazi Satış Yasağı: Yabancıların Filistin’de stratejik toprak satın alması sınırlandırıldı.
  • Kırmızı Tezkere Uygulaması: Filistin’i ziyaret edecek Yahudi hacılara, ülkede kalıcı olmadıklarını gösteren geçici bir giriş belgesi (bir tür vize) verildi.
Filistin'de Tarihi Bir Sahne

Theodor Herzl’in, Osmanlı’nın dış borçlarını ödeme karşılığında Filistin’de yerleşim izni istemesi ve Sultan Abdülhamid’in “Vatan bana değil milletime aittir, satılamaz” diyerek bunu reddetmesi, tarihin en bilinen diplomatik restleşmelerinden biridir.

Ancak 1908 Jön Türk Devrimi’nden sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki yönetimi döneminde, idari boşluklar ve yerel memurların manipüle edilmesiyle yasa dışı toprak satışları arttı. Yahudi Ulusal Fonu gibi organizasyonlar, yasaların etrafından dolanarak arazi edinmeyi başardı.

Osmanlı Döneminde Dini Azınlıklar
Osmanlı döneminde dini azınlıklar
Osmanlı Döneminde Filistin Günlük Yaşam
Filistin’de günlük yaşamdan bir kare

Bir Devrin Sonu: 1917 ve İngiliz İşgali

I. Dünya Savaşı, 400 yıllık Osmanlı hakimiyetinin sonu oldu. İngilizler, Arap İsyanı’nı kışkırtarak ve içerideki karışıklıkları kullanarak ilerledi.

Gazze ve Birüssebi savaşlarındaki kahramanca direnişe rağmen, Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Aralık 1917’de General Edmund Allenby Kudüs’e girdi. Şehre saygısından dolayı Yafa Kapısı’nda atından inip yürüyerek girmesi sembolik bir hareketti, ancak bu, bölge için kaosun başlangıcıydı.

Kudüs'te Osmanlı Askerleri
Kudüs’te Osmanlı askerleri

Kudüs’ün ilk İngiliz askeri valisi Ronald Storrs’un şu itirafı tarihe geçmiştir:

“Askeri yönetimimiz Siyonist meselede ‘statüko’ ilkesini ihlal etti. Filistin, Müslüman Osmanlı devletine ait bir parçaydı ve nüfusun büyük çoğunluğu Araptı. Mantıklı olan, burayı Mısır gibi yönetmekti.”

Bu dönemde, Kurtuluş Savaşı’nın önemli isimlerinden Halide Edip Adıvar‘ın da bölgede bulunduğu ve Cemal Paşa’nın davetiyle eğitim reformları için Suriye ve Lübnan bölgesinde okullar açtığı, tarihimizin az bilinen bir detaydır.

Osmanlı Hakimiyetinde Filistin

Arşivler Yalan Söylemez: Osmanlı Belgelerinin Bugüne Etkisi

Bugün Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki mülkiyet davalarında mahkemelerin en çok itibar ettiği belgeler, hala İstanbul’daki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden çıkan tapu kayıtlarıdır. Türkiye, bu belgelerin dijital kopyalarını Filistin makamlarına açarak, hak sahiplerinin iddialarını kanıtlamalarına destek olmaktadır.

Yayınlanan bu belgeler, sadece tarihi birer kağıt parçası değil, bir halkın o topraklardaki varlığının hukuki hafızasıdır.

Similar Posts